Rahat rahat gezin

Madrid’de caddeler arasında, amaçsız, avare avare dolaşırken; yüzlerce insanla karşılaştık doğal olarak.  Şehir yaşamını sevenleri kısmen de olsa anlamış oldum. Şehrin sunduğu tüm cazibenin yanı sıra, şehir yaşantısının en sevilir yanı sanırım, bir kişiye bir kez daha rastlayamayacak olmanın verdiği o garip özgürlük hissi. Küçük yerlerde bu imkansız. Bu da insanlar üzerinde garip bir baskı oluşturuyor. Her köşebaşından bir tanıdık çıkacak endişesi ile, küçük yerlerde insanlar biraz daha az kendileri gibi davranıyorlar sanırım.

Konumuz bu değil tabii.

Bugünkü konumuz, Madrid sokaklarında dolaşırken, hafızama kazınmış olan insanlar. Flamenko gecesinden çıkıp, otele doğru geç vakit yürürken sokakların hala gündüz kadar kalabalık, (hatta belki de daha fazla) ; olduğunu görmek insana garip bir yaşam enerjisi veriyor. İşte bu anlardan birkaçı.

Kendi rutininizde saat 23:00’de tiyatro veya sinemaya gidecek olan çok az kişi olduğundan, bu saatte;  tiyatroya girmek için kuyrukta bekleyenleri görmek bende hayranlık uyandırdı.

IMG_1735

Bir başka gece. yemek sonrası kahvelerimizi Gran Via’daki Cafe de la Luz’ da aldık. Dekorasyon o kadar iç açıcı ki. Minicik bir yer. Evinizin salonunda kahve içer gibi hissediyorsunuz kendinizi. Dönüşte keşfetmek ve aman görmediğimiz bir şey kalmasın açlığı ile ara caddelerde yürümeye başladık. Hava yağmurlu. Dar kaldırımlarda aheste aheste yürürken, arkamızdan gelen ve bizi geçmek isteyen insanlar, yola inip bizi geçmek yerine “Pardone” dedikten sonra, bizim yol vermemizle bizi geçip ilerliyorlardı. Kaç tanesi arkamızdan küfretti bilmiyorum ama, sergiledikleri tavır kibardı. Zaten İspanyol’lar, Akdeniz’li olmaya inat son derece sakin ve rahat insanlar. Yüksek sesle konuşmayı sevmelerine rağmen, kaldığımız süre içerisinde ne tartışan, ne kavga eden, ne de yollarda sarhoş gezen birine rastlamadık. Güvenlik korkunuz olmasın. Rahat rahat gezin.

cafe

Aynı gece San Gines Kilisesi’nin önünden geçerken, siyah cübbesi ile kaldırıma oturmuş bir peder gördük. Yanında yirmili yaşlarına girmiş üç tane delikanlı vardı. Papaz sakin bir ses tonu ile gençlere birşeyler anlatıyor, gençler başları önde pederi dinliyorlardı. Ne konuştuklarını bilmiyorum, fakat o kadar güzel bir sahne olmasına rağmen; onlara saygısızlık etmemek için anın fotoğrafını çekmeyi tercih etmedim.

sangines

Bir öğleden sonra, Madrid Kraliyet Sarayı’na gitmek üzere yola çıkmıştık. Yakmayan kış güneşini çok seviyorum. Şımartan cinsten. Sarayın önüne vardığımızda, ana sınıf ya da ilkokul öğrencilerinin sarayı ziyaret etmek için öğretmenleri nezaretinde sıraya girmek için hazırlandıklarını gördük. Neşe içinde şakıyorlardı. Bücürler içeride olduğundan, ziyaretçi kuyruğu oldukça uzamıştı. Bu yüzden saray ziyaretimizi bir sonraki sefere bıraktık. Heykellerle dolu, yemyeşil bahçesinde gezmeyi tercih ettik.

Not : Sizlerden birkaç tane mail aldım. Fotoğrafları beğendiğinizi ve daha çok fotoğraf sergilememi istemişsiniz. Teşekkür ederim.  Fotoğrafların tamamı için sayfanın sağ tarafında bulunan İnstagram takip bölümüne giderseniz fotoları görebilirsiniz.

 

 

 

Reklamlar

Kalleş zaman

İki yüzlüdür zaman, kendine benzetir bizi.

Bayılır hayatlarımıza darbe vurmaya. Yönümüzü kaybetmemize sebep olur. Öyle yavaşlar ki bazı anlarda, nereye savrulmamız gerektiğini kestiremeyiz.

Hayatın koşturmacası, kavgası, karmaşası içinde öyle bir yavaşlatır ki bizi, sosyal gelişimimiz durma raddesine gelir.

Bir dostu, bir sevgiliyi, bir tanıdığı uğurladığınızda ölüm denen yolculuğa, kalleştir o anlarda.

Acınızı bir yumruk gibi bastırırken yüreğinize, yavaş çekimde dolanır durur etrafınızda.

Kalleş zaman.

19.jpg

Sorgularsınız, şaşırırsınız, zaten yoksullaşmışsınızdır.

Şaşkın ifadeler dolanır diliinize “Bir saniye önce buradaydı.” diye.

Dedik ya kalleştir zaman. Oynar durur algınızla.

Fizik sayfalarındaki gibi, keskin hatlar biçemezsiniz ona, duygularınızla çarpıştığında.

Siz ağır çekimde yaşarken acınızı, hayat normal hızında akar gider yanı başınızda.

Yine tek suçlu zaman.

İnatla iyileşmekten kaçarsınız, zorla iyileştirir sizi. Ümit kapılarınızı sımsıkı kapattığınız anlarda fısıldar durur kulağınıza “Bırak bana… bırak bana.”

Bir saniyede aşık oluruz, bir saniyede ayrılırız, bir saniyede ölürüz.

Oynar durur bizimle hayat boyunca.

Matematiksel ölçümleri pelesenk dilimizde.

“Bir dakika, bir saat, bir yıl, v.s”

Aslında, bir ömür geçer, siz gelemezsiniz saymaların sonuna.

Dedik ya kalleştir zaman.

Bu yüzdendir ki, mecbur kalırız onunla barışık olmaya.

Biliriz çünkü, kazanan o olacaktır sonunda.

 

 

Ole 2.bölüm

Merdivenlerden aşağıya indikten sonra, takım elbiseli altmış yaşlarında bir şef garsonun yanında duruyoruz. Son derece kibar. İsmimizi kayıt defterinden bir kez saha kontrol ettikten sonra, ceketinin önünü ilikleyip, hafifçe reverans yaptıktan sonra, bize sağ eli ile ilerleyeceğimiz yönü gösteriyor.

Küçük salon loş. Ayakta kimse yok. Hala dolmayı bekleyen masalar var. İnsanların fısıldayarak konuşmalarından anladığım kadarı ile, gösteriyi izlemeye sadece turistler gelmemiş, yerliler de var. Ortalarda koşturan garsonlar yok. Mekanın verdiği dinginlikle biz de, bizim için ayrılan sahne kenarındaki masamıza yerleşiyoruz. Sahneye bu kadar yakın olmak beni çok sevindirdi. Sanırım beş dakika kadar içerideki Endülüs renk ve çizgilerini taşıyan mekanı izlemekten hiç konuşmadık. Büyülü bir atmosfer.

28928662_1727127247350533_1224360285_o.jpg

Çok geçmeden yanımıza sessizce yaklaşan garson, bize menüleri uzattı. Kısa bir süre sonra da siparişimizi almak üzere yanımıza yeniden geldi. Gösteriyi arzu ederseniz, menüdeki tapas seçeneğini ya da seçmeniz için sunulmuş, üç farklı seçenekten oluşan menüden birini seçerek izleyebilirsiniz. Tapas’lı menü biraz daha ucuz. Yemekli, iki saat gösterinin fiyatı ise kişi başı 80 Euro.

28939306_1727127230683868_767459101_o

Masalar yavaş yavaş dolmaya başladığında, sahneye siyah gömlekli iri yapılı bir adam çıktı. Kel ve bıyıklı. Sandalyelerden birine oturdu. Onun sahneye girişi ile, ışıklar söndürüldü e biz nefesimizi tutarak beklemeye başladık. Salonda çıt çıkmıyordu. Ne konuşma, ne ayak sesi, ne çatal bıçak sesi. Gösterinin ilk onbeş dakikalık bölümünü izlerken o kadar kendimizden geçtik ki, yemeklerimizin servis edildiğini fark edemedik bile. Verilen kısa arada yemeğe başladığımızda, soğumuş olduklarını fark edince, çoktan servis edildiğini anladık.

Sahneye ilk çıkan adam, ispanyolca bir anons yaptıktan sonra; gösterinin klasik gitar sanatçısı, bizleri selamladıktan ve sandalyelerden birine oturdu. Salondaki alkış ve ıslıklardan anladığım kadarı ile, seyirciler arasında gösterinin müdavimleri de var.  Gitardan yavaş ve ritmik notalar duyulmaya başlandığında, siyah gömlekli adam şarkısını söylemeye başlıyor. Yanık bir sesi var. Telaşsız. Kendini ispat etmek, göstermek çabasında değil. Sanki arkadaşları ile eğlendiği bir gecede şarkı söyler gibi.

28939306_1727127230683868_767459101_o

Şarkı bitmeden sahneye gelen uzun boylu, kömür karası saçlı, zayıf kadın yavaş hareketlerle dans etmeye başlıyor. Yüzünde acı var. Yaşı genç değil. Yavaş yavaş hızlanmaya başlıyor. Bir ara nefes alabilmek için derin iç geçirdiğimi fark ettim. Enerjisi, zarif hareketleri, şarkının sözlerini anlamasak da, sözlerdeki acının yüzüne yansıması. Öyle kendinden geçmiş bir hali var ki.

Gösterisi bittiğinde dakikalarca alkışlandı. Ekip üç bayan, bir erkek dansçıdan oluşuyor. Her biri solo yaptıkları gibi, çift olarak ya da grup olarak da dans ettiler. Hepsi birbirinden başarılı. İşlerini aşkla yaptıkları her hallerinden belli.

Sonradan baş dansçı olduğunu anladığımız, sahneye ilk çıkan hanımefendiye dışarıda teşekkür etme şansım oldu. Son derece güleryüzlü ve mütevazi. “Yine gelin.” dedi gülerek. Ne kadar uzaklardan geldiğimizi söylediğimizde oldukça etkilendi. “O zaman biz size teşekkür ederiz,” dedi. “Bu kadar uzaklardan bizi izlemeye gelmişsiniz.”

Hayat boyu yaşayacağınız ender tecrübelerinden biri olacağının garantisini vererek, Madrid’e yolunuz düşerse, “Flamenko’nun Katedreali” ‘nde eşsiz bir gece geçirmenizi mutlaka tavsiye ederim.

Gösteriden çıkıp, gecenin karanlığında Madrid’in soğuk ve yağmurlu havası ile yüzleştiğimizde hiç etkilenmediğimizi söylemeliyim. Adete kanımız kaynıyordu. Bay David ile bir puba girerek birkaç bira yuvarladık. Geç saatlere kadar tek konuştuğumuz, iki saatlik bu mükemmel deneyimin ne kadar harika olduğu idi.

 

 

Rahat Batar

star

Gezdik, tozduk, yedik, içtik, geldik.

Merhaba dedik.

Hoşçakal dedik.

Yağmurda ıslandık, güneşlendik.

Çok güldük, ağlamadık.

Kısacası tatilimiz güzel geçti.

Yaşın verdiği olgunlukla, yeni pencereler açıldı kafamda bu uzun tatilde.

Ikınmadan, sıkılmadan.

Kafamda kararlar vererek, listeler yaparak, kendime tutamayacagim sözler vererek değil.

En doğalından.

En ferahından.

Aydınlanma yaşadım.

Bazı konularda mum ışığı kadar, bazilarinda gün ışığı kadar.

Karar verdim ki, tedbil- i mekanda ferahlık vardır lafi bosa söylenmemiş.

Ben erdim, oldum, anladım, becerdim, iste bu kadar demiyorum.

Ama insanlik için küçük, benim için büyük adımlar diyorum.

Kafamı bir yerlere çarpmadım.

Bir sabah uyandım, değişim kafamın içindeydi.

Geceden koymuş birileri.

Memnuniyetle aldım kabullendim.

Zamanı var mi, yeri var mı yaşanması gerekenlerin bilmem.

Ama şunu biliyorum.

Değişim kapınızı çaldığında sakın kapıları kapatıp, saklanmayın.

Bırakın içeri girsin.

Bırakın içinize girsin.

Adını sonradan ister ferahlama, ister aydınlanma, ya da aklınıza gelecek en uyumlu kelime ne ise o koyun.

Onun, bunun, şunun ve de benim reçetelerimle değil, o an kendi el yazmalarınızla yürüyün.

Korkmayın, kabullenin.

Değişim iyidir.

Kabullenin yoksa benden soylemesi,

RAHAT BATAR.

E. Verity

Ole !

İspanya dediğiniz zaman akla iki şey gelir. Boğa güreşi ve Flamenko. Akdenizli olmanın, kanımızı kaynatmasından olsa gerek; İspanyollar festivallere bayılıyorlar. Son yıllarda ekranlara yansıyan, kimi zaman eleştri yağmuruna tutulmuş, kimi zaman ise gülünüp geçilmiş olan Domates Festivali de İspanyollara ait. Bulunduğumuz zaman dilimi içerisinde herhangi bir festivale denk gelmemiş olsak da, otelin terasında, resepsiyonist Juan ve garson Maria ile laflarken, yaklaşmakta olan festivallerle ilgili biraz bilgi sahibi olduk.

Flamenko her ne kadar dünyaca ünlü latin dansı olarak bilinse de, aslında flamenko çalınan müziğin adı. Daha sonra bu müzik eşliğinde yapılan dans da, müzik ile aynı ismi almış zaman içerisinde.

Flamenko, her ne kadar  İspanya’da ünlenmiş olsa da, aslında Endülüs Halk müziğidir.  Ayrıca Japonya’da, İspanya’ya kıyasla daha fazla flamenko öğreten okul olduğunu duymak da sizi şaşırtmasın.

İspanya’ya gelmeden uzun zaman önce Bay David ile bir Flamenko gösterisi izlemek istiyorduk. Tabii ki yerinde izlemek. Bu yüzden, cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra, resepsiyonda duran broşürleri incelemeye koyulduk. Broşürler arasında, kuruluş tarihi en eski olan Flamenko gösterisinde karar kıldıktan sonra, akşam sekizde başlayacak olan yemekli programı iple çekmeye başladık.

Vakit gelip, resturantın kapısına geldiğimizde, iki kanatlı küçük bir ahşap kapı karşıladı bizi. Arkasında büyülü bir dünya gizler gibi bir his veren bir kapı. Gerçekten de öyleymiş. Ardında renkli ve büyülü bir dünya barındırıyormuş.

Cadde ile aynı seviyede bulunan girişteki fuaye çok küçük. Lüks kelimesinin, L ‘si dahi uğramamış. Boş. İçeri girdiğinizde tam karşınızdaki yüksek tezgahın  arkasında oturan görevli büyük bir ciddiyetle ayağa kalkarak, yanımıza gelip bizimle tokalaştı. On dakika erken geldiğimizi, bu yüzden saat sekiz gibi yeniden gelmemizi rica etti. Hoop biz sepet havası ile caddeye geri çıktık.

Çocukluğumdan bu yana ilgi duyduğum latin müziğinin, dünyaca ünlü dansını izleme şansına, hem de en ünlü olduğu yerde izleyecek olmak benim için çok büyük bir heyecandı.

Gran Via’da caddeyi, bir baştan bir başa yürümeye başladık. Gün ışığında mimari birer şaheser olarak gözüken binalar, gecenin karanlığına inat sahip oldukları ışıklandırmalarla, daha da mükemmel gözüküyor. Cadde oldukça kalabalık. Yine de itiş kakış yok. Belediye, geçen senenin başında, yayalara daha fazla yer açabilmek amacı ile, Gran Via boyunca, caddenin her iki kenarındaki kaldırımları dörder metre, anayoldan alarak genişletmiş. Tabelayı okuduğum zaman ağzım açık bir şekilde öylece kaldım. Bay David ise bıyık altı gülümseyerek, Türkçe olarak “Avrupa canım bu,” deyince, başımı salladım. Adam haklı. Yayanın esamesinin okunmadığı bir kültürden geldiğinizde verdiğiniz tepki doğal olarak böyle oluyor. Öyle ki, trafikte seyir halinde iken, yaya geçidindeki yayaya yol verdim diye arkamdaki arabadaki öküzlerin, klaksiyon çaldığı olmuştur.

Vakit gelince resturanta geri döndük. İçeri girdiğimizde küçük fuaye şimdi daha kalabalıktı. Fuayenin ortasında, zemin kata inen geniş merdivenler olduğunu düşünürseniz, fuayenin ne kadar küçük olduğunu tahmin edersiniz. Yedi kişi, ne beklediğimizi bilmeden, sırf adam bize bekle dediği için, sessizce bekledik. Görevlinin ciddiyetini görmeniz gerek. Yaptığı işe saygı, adamın her hücresine adeta yayılmış vaziyette. Mimiklerinden, vücut diilinden bunu anlamak o kadar kolaydı ki. İlk başta bunu saygı ile karşılamışken, şaşkınlık da yaşamadım değil. İçimden diyorum ki, ne de olsa yer gösterici. Aslında o bile değil. Sadece iki program arasında gelenleri karşılayıp beklemelerini söyleyen, sonra gelenlerin geliş sırasına göre, zemin kattaki şef garsona , müşteriden ismini öğrendikten sonra, teatral ve yüksek bir sesle bildiren kişi.

İnanın bana, bu kadar yer gezdim, uzun yıllar profesyonel iş hayatım, akademik hayatım oldu, ben bu beyin işine duyduğu saygıyı ve o görevi sahipleşini kimsede görmedim. Ne yaparsan yap, aşkla yap! sloganının adeta vücut bulmuş hali.

Bu yaklaşımın Torres  Bermejas’ın neden 58 yaşında olduğunu ve  resturantın  neden “Flamenko’nun Katedrali” olarak anıldığını açıklıyor.

(Devam edeceğim)

 

 

Dünyaya Hükmeden Hükümdar

0000000435308-1

Kitaba ne not vereceğime karar veremedim. Sebeplerini açıklayayım.
Kitabın baskı kalitesi çok güzel. Fotoğraflar, minyatürler, renki sayfalar.
Dili son derece akıcı, herkese tarih sevdirecek türden. Çok rahat okunuyor.
Talha Hoca nın heyecanlı üslubu cümlelerine de yansımış. 🙂 ( Tv programlarını da izleyin tavsiye ederim)
Bazen fazlasıyla.
Tarihçi kimliği ile yazmış olduğu kitabında, duygusal yaklaşımlı cümleler okumak beni rahatsız etti. Bazı yerlerde tarafsızlığını kaybetmiş.
Oysa tarihin bilim olarak sayılmasının iki ana unsuru objektifliği ve yazılı kaynaklara dayalı olması gerektiğidir.
Yazılı kaynağa dayalı olmayan herhangi bir konuyu işleyecekseniz, bu ancak subjektif bir yorum getirecektir. Ya da “Hiç öyle şey olur mu? ” gibi yaklaşımlar tarihin bilim dalından çıkarak, rivayet veya efsanelere dayandırılmasına sebep olur.
Beş yüz yıl öncesinden günümüze ulaşan ve merak uyandıran bir konu hakkında, ispatı ancak gözlem ile mümkün olabilecek konularda, yazılacak cümleler ancak subjektif yorum olarak kalmaya mahkumdur.
Yazılmasın demiyorum. Tabii ki yazılsın. Ancak cümlelerdeki ifadede bunun dikkatli ve cesurca ortaya konması gerekir. “Ben böyle olduğunu düşünüyorum ya da düşünmüyorum. ” ya da “olasılık” duygusunun verilmesi, tarihçi kimliğinize zarar vermeyecektir.
Kitapta Fatih Sultan Mehmet’ in Avrupalılar tarafından zehirlendiği kesin bir dille belirtilmiş. Oysa Talha Hoca nın çekmiş olduğu “Tarih tıbbı konuşturdu” isimli belgeselde bunun aksini kendi ispatlamıştır (2015).
Bu ikilemin sebebi de kitabın ilk baskısının 2013 de yapılmış olması. Demek ki 2017 baskısı gözden gecırılmemıs. Editlenmemiş.
İşte bu olmaz. Neden mi? Geleceğe miras bırakılacak olan bir kitapta, daha fazla sorumluluk alınması gerekir. Cunku bu bir roman degıl. Hoca 2015 tarıhıne kadar Fatih’in zehirlendiğine inanıyor olabilir bunda bir gariplik yok. Ama eğer 2015 de bunun aksini ispat eden bir belgesele kendiniz imza atıyorsanız böyle bir ikilem hatanın çok ilerisinde.
Tüm bunlara rağmen Talha Hoca nın kitaplarını OBJEKTİF bir şekilde okumaya devam edeceğim.
Çünkü bu kadar zengin bir tarihe sahip bir milletin çocuklarının tarihlerini yazmaları ve kendilerinden sonraki nesillere aktarmaları gerekmekte ve bunlar oldukça benı coook mutlu etmekte.
Yine de son söz.

Hocam biraz daha objektif 🙂

Kafana göre beslen-ME

ABURCUBURLAR DA BİZİ YİYECEK Mİ ?

Nasil Gezdim - GEL ve KEŞFET

Alternatif Gezi ve Seyahat Rehberi

bluesyemre

Verba volant scripta manent...Söz uçar yazı kalır...Information matters...Bilgi önemlidir...

Retrospektif

Eskiye Dönüş Yapmadan Yeniyi Yaratamazsın...

Günlük Tadında Paylaşımlar

Her türlü şey barındırır

GEZİ DERYA Yakınlar Uzaklar

Gezmek yaşamak demektir!

simple Ula

I want to be rich. Rich in love, rich in health, rich in laughter, rich in adventure and rich in knowledge. You?

Pembe Pasaport

Keyfi Hizmete Mahsustur